21 Ocak 2015 Çarşamba

Uyku konusunda yaşadığımız sorunları ve zaferleri yazdım, komşuu huuuu!!!!

Ekim ayında uyku konusunda bizim için dev sayılabilecek büyük adımlar attık.

Bir gecede Arda'yı yanlız başına uykuya geçebilen, Aylin'i de o aşık olduğu, hayatının anlamı olan emziği olmadan uyuyabilen çocuğa dönüştürdük.

Evet, bir gecede!! Sihirli bir değnek değdi o gece bizim eve, o kadar sihirliydi ki, kafamda büyütüp dev bir soru işaretine dönüştürdüğüm, asla çözemeyeceğime inandığım bu iki "sorun" PIT diye kısa ve acısız olarak çözüldü ve tarih oldu!!

Nasıl mı???

Hikayenin tümü Blogcu Anne web sitesinde!

;)

Umarım benim gibi uyku konusunu dertlenen anne-babalara bir ilham olur, ümit verir!!



http://blogcuanne.com/2015/01/21/uyuyakalmiyoruz-mutluyuz








2 Aralık 2014 Salı

Elma ağacı

Ölümden korkarım ben.

Etrafımdaki bazı "Hayır korkmam" diyen, ölümü "hayata dair normal bir süreç" gibi karşılayan kişiler gibi olamadım. Belki iyi, sağlam bir inanç sistemi oturtamamış olmamdandır kimbilir..
Bir de ebeveynlik müessesesine terfi ettikten sonra ölüm korkusu daha da dallandı budaklandı..Artık sadece "Ölürsem n'oolur? Ühühühü" değil, "Ölürsem çocuklar n'aapar? Ühühühü" de var...

Ne iç sıkıcı bir konu değil mi? Öyle ama mevcut bir duygu, ne yapalım?

Çocukluğumdan bir anım var ölüm korkumla ilgili...Hani bazı anlar film karesi gibi kalır ya hafızada, taaa 35 sene öncesinden, nepnet, capcanlı? İşte öyle bir anı hatırlama...

Yazlık bir yerdeyiz, tatilde. Kaldığımız ev/pansiyon/otel odasındayız. Muhtemelen öğle uykusu vakti, 2 deniz arası dinlenme zamanı..Ya uykuda rüya görüp başlıyorum yada başka tetikleyen bir şey oluyor, orası pek net değil..Net olan; benim deli gibi ağladığım, ölmek istemediğimi haykırışım, annemin babamın bana sarılışları, beni teskin etmeye çalışmaları. Sonra o an gördüğüm, zihnimde canlandırdığım mizansen capcanlı aklımda: Simsiyah elbiseli, elinde orak tutan Azrail beni kovalıyor, ben önde düşe kalka sendeleye sendeleye kaçıyorum. Belki de bu rüyaydı ve o ağlama bunun üzerine kopmuştu. Ağlarken "Ben ölmek istemiyorum, ölüm iğnesi yapın bana!" diye bağırıyorum. Annem-babam, teskin etmek amacıyla, "Tamam kızım yaparız, sen korkma" gibi şeyler söylüyorlar ve muhteşem son; olayı arka planda izlemekte olan abim "Öyle bir aşı yok, kandırıyorlar seni!" diye tüy dikiyor olaya! Ben feryatlarımı tabiiki daha da artırırken annemle babamın abime sevgi dolu bakışlarını gayet net farketmiştim!! :)

Arda ölümü hep merak etti, bazı kavramları okulda çocuklardan ve çevremizde yaşadığımız kayıplardan ötürü tahminimden erken öğrendi ve sormaya başladı, belki de ben kendim normal karşılayamadığım için, kafamda çözemediğim için, verdiğim (veremediğim) cevaplarla, tedirgin duruşumla, konuyu ört bas etme çabamla onda bu konuya dair bir huzursuzluk, korku, sıkıntılı bir his yaratmış olabilirim. Her çocukta vardır muhakkak ama Arda ölümle ilgili fazla meraklı ve huzursuzdur genelde ve ben konu açılacak diye korkarım hep...

Bir ara baktım açıklama yapmak gerek, cevap istiyor, merak ediyor, çok basit dille yaşam döngüsünü, reenkarnasyonu anlattım, kardan çocuk kitabı ve ipad uygulaması da bu konuda bana yardımcı olmuştu.
Fakat bu sefer de, aradan zaman geçti, cevap veremeyeceğim şeyler sormaya başladı:
-"Tekrar insan olarak gelebilmek için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor?"
-"İlla önce ağaç, çimen, çiçek olarak mı geri geleceğim?"
-İnsan olarak geri geldiğimde yine kendi doğum günümde mi geleceğim?"
-Erkek olarak mı gelicem, yoksa bir kız olarak da geri gelebilir miyim?" vs. vs.

Bir yerlerde bir hata yaptım, bilmiyorum..belki bana da aynı hata yapıldı kimbilir?

Yanlız geçenlerde Arda ve Aylin arasında geçen bir diyalog içimi ferahlattı, gülümsetti, burnumun direğini sızlattı, gözlerimi yaşarttı ama ferahlattı...Arda'nın olumlu bakış açısı çok mutlu etti beni...
İşte o diyalog: (feysbuka yazmıştım, olduğu gibi kopyalıyorum)

Dün akşam Arda ve Aylin ellerini yıkamaya banyoya gittiler, kardeş kardeş. Arda büyük bir gururla abilik yapıyor. Genelde didişirler ya, nadir sakin anlardan biri...Arda Aylin'i yönlendiriyor, komutlar veriyor, bıdı bıdı muhabbet ediyorlar, kulak kesildim dinliyorum, birden muhabbet şöyle gitmeye başladı...

Arda: "Aylin, biliyorsun di mi anne yaşlanıcak ve bir gün ölücek"
Aylin: "Ölmesiiin, ben annemi isterim"
Arda: "Ama ölücek, anne babalar yaşlanıp ölürler"
Aylin: "Uhuhuuu, istemem ölmesin!"
Arda: "Ama üzülme Aylin'cim, o zamana kadar çok var, biz de çok güzel geçiririz bu zamanı, çok severiz annemizi, çok eğleniriz, o zaman ölünce üzülmeyiz, tamam mı?"
Aylin: "Hı hı, tamam, çok var, yaşasın!"
Arda: "Hem belki bir elma ağacına dönüşür, ne dersin?"
Aylin: "Elma, elmaa, çok severiiim!"
(Gülüşürler)
....
Boğazımda bir düğüm..Yüzümde gülümseme, gözümde iki damla yaş...
Çocuklar çok akıllı, çok hisli, çok sağduyulu, çok özeller...çok!



24 Eylül 2014 Çarşamba

Sistem-ül tedrisat, hayal kırıklıkları, MONED ama asıl Mutlu bir Keçi üzerine...

Bugün eğitimciler ayakta..Bir çok şehirden grev-yürüyüş haberleri, resimleri geliyor. Sistem ortada, üzerine dini dayatmalar, çıkarlara göre kapı aralamalar, rüşvet verip özele postalamalar, türlü hinlik, hainlik...Kokuşmuş, dökülen bir sistem..Nereden tutsan elinde kalan, elinde kalmayı bırak, endişelendiren korkutan bir sistem...

Öte yandan ilkokulun birinci sınıfında 3 haftalık tecrübesi ile okulu eleştiren oğlum.."Neden daha çok bahçe saati yok? Hep masa sandalye, çok rahatsız! Teneffüs ne saçma bir şey..Daha adımımı dışarı atarken zil çalıyor? Çizgi çalışmaları çok sıkıcı.." diye dertlenen Arda Totisi...


Anasının durumu ortada zaten..Arda dertlendiğinde ne diyeceğimi şaşırıyorum.. (Anasının durumunu bilmeyene, daha önce okumamış olana özet: TIK )

Tüm bunların karşısında alternatif eğitim için çabalayan bir kesimin varlığı!! Ne kadar umut verici!!

Aslında biz de kendi adımıza 2 yıl önce bir şeyler yapmak adına "elden geldiği kadar" çalıştık, çabaladık..Hala facebookda -2 yıldır aktif olmamasına rağmen- beğeni alan, sayfa üyesi azar azar da olsa çoğalan MONED o çabalar ile kuruldu. Güzel fikirler, umut dolu projeler, heyecan, istek, var olan sisteme isyan hepsi mevcutu. Mevcuttu da, olmadı, olamadı..Dernek, toplantılar, mail/telefon trafiği, milli eğitim ile görüşmeler, finans arayışları, bina bakmalar...Sonunda koca bir hayal kırıklığı!! Belki yeterince çalışmadık, belki doğru zaman değildi, belki doğru bileşenler bir araya gelememişti..Bilemiyorum... Zamanında hayli üzgün ve kızgınken, hayal kırıklıkları tavan yapmışken burdan zehir zemberek bir yazı yazasım vardı...Belki kendimi ancak böyle iyi hissedecektim, hırsımı, üzüntümü burdan verip veriştirerek çıkarabilecektim...Sonra zaman geçti...İnsanoğlu, zamanla unutuyor, alışıyor...O yazıyı yazacak halim de, nedenim de kalmamıştı...Sonunda baktım yukarıda yazdığım görüşü benimsemişim : Belki yeterince çalışmadık/istemedik..belki de "doğru/uygun bileşenler (kişiler, görüşler vs.) bir araya gelememişti...

(Yine benim eğitim ile ilgili eşsiz (!) deneyimlerim ve görüşlerim ile başlayan Moned semineri yazısı için TIK)


Çok uzattım, "netice" ye geleyim ben, nerden döndüm dolaştım Moned'e gittim, eskileri deştim?

Yakın bir arkadaşım, oğlunu Mutlu Keçi'ye göndermeye karar verdi, bu haberi okullar açılırken aldım ve çok sevindim.Daha önce konuştuğumuzda kararsızlardı, içimden inşallah denerler diyordum, kararlarını vermişler! :)

Bugün konuştuğumuzda ise duyduklarım daha da çok sevindirdi onlar adına! Çocukların meclis kurduğu bir okul..İsteklerini, istemediklerini demokratik olarak öğretmenlerle tartışan, konuşan, istedikleri atölyeleri seçebilen, hayat bilgisi dersini gezilerle gören, çizgi çalışmasına müzik ritimleri ile giriş yapan, çıplak ayaklı öğretmenleri ile bahçede tozun toprağın içinde futbol oynayan çocuklar...En önemlisi, arkadaşımın oğlunun her gün eve; "Okul harika bir yer!" diye gelmesi...Onlar adına çok ama çok mutlu oldum, umut doldum! :)

Yani..bizim başaramadığımızı birilerinin başarması ve benim çok yakınımdan birinin bundan sebeplenmesi çok mutlu etti beni. Kendi adıma, çocuklarım adına ne kadar hayal kırıklığı yaşamış olsam da...çabaların sürmesi, hayat bulması ve yakınımdan teğet geçmesi çok kıymetli!

Bu kadar..Yazının ana fikri bu idi :))


Ankara'da seneye açılması planlanan Meraklı Kedi ilkokulu için: TIK


Not: Ne dellendi bu? Ne demeye deşti eskileri? diye kumkumlananlar olabilir..tekrar hatırlatayım; aldığım güzel bir haber ve mutluluk birden hatırlattı ve yazdırttı, başkaca hiç bir sebep yok! ;)


26 Ağustos 2014 Salı

Okul önlüklerinde; Balinler!!!

Okulların açılmasına az kaldı..
Arda ilkokula başlayacak..
Kalbim pıt pıt..yok..güm güm atıyor...
Bilen bilir, okul ile imtihanım çok zordu..

Eylül ayında dönen reklamları hatırlar mısınız o zamanlar?
"Okul önlüklerinde Balinleriz...Lay lay lom...Balinleriz Heyy!!"
Yüreğim sıkışırdı..İçim kararırdı duyunca o nameli önlük reklamını..

Hala fena oluyorum o günleri hatırlayınca...
Bir uzman ile bir vesileyle sohbet ederken benim bu okul fobimi deşti..
Bir dolu soru sordu..Cevapları genelde evet..
"Tanımlanmamış öğrenme güçlüğü" vardı büyük ihtimalle bende..
Eskiden "dalgın" veya "tembel" diye hatta ileri gidip "salak" diye etiketlenen çocukların çoğunda olan bir şeymiş..
Anlattı teknik olarak da..işte beynin loblarında bi takım karmaşıklıklar filan..tam hatırlamıyorum..
Bak buna da yoğunlaşamamışım o an!! :)))

Öğrenme güçlüğü olup çok yetenekli mimar olabilir mesela bir kişi..görsel hafıza filan hepsi apayrı şeyler...
Neyse ben de evet dalgındım..tembeldim..her türlü etikete okay...Ama salak değildim abicim..Ben asla çarpım tablosunu öğrenemedim, daha önceki okulla ilgili yazılarımdayazmıştım...Hala da bilmem..Ama bakın geçen gün feybukta ne gördüm..seyredin videoyu bişi dicem!!


la table de multiplication hyper symple



Ahanda ben bu mantığı ilkokul 5 de çözmüştüm abicim! Vallahada billahada...Anadolu Liseleri/Özel okullar sınavlarında "Başla" gongu çaldığında ilk iş bu tabloyu yazmıştım müsvette kağıdıma..Ordan soru gelirse bakıp yazıyodum :))
Yaaa işte bööyle, akıllı karıyım vesselam da işte türk eğitim sistemine emanet edilmiş çaresiz bir öğrenme güçlüğü vakasıyım o kadar!!
Kimbilir ne mimarlar ne avukatlar ne doktorlar çıkacaktı bünyeden de..olmadı işte, sistemin suçu!!
Aslında ben sporcu kimliğimle devam edecek tiptim tam..En şaaşalı döneminde ÖYS ye hazırlık diye dersane-gözleme-hamburger-sakarya caddesi piyasası çerçevesinde yüzmeyi bırakıp 10 kilo alıp, o dersanede gördüğü hiç bir haltı hatırlamayıp sadece dil puanıyla üniversiteye girecek bir dilci olmamalıydım..O dönemi daha da sporla geçirip yurtduşındaki emsaller gibi bir 5 yıl daha devam edip, sonrasında işi başka boyutlara taşıyabilseydim keşke..Ama işte bunlar da hep sistemin suçu..Kahrolsun baĞzı eğitim sistemleri ve onları icat eden devlet politikaları!!!

Ne diyorduk nereye geldik...İşte bu duygular içerisinde oğlunu okula başlatan bir ana olarak..Allam yaleppim ne olur genlerinde bana çekmemiş olsun diyorum, duyduğum olumsuz hisleri yansıtmamak adına kendime iyi bir teatral performans diliyor, tüm okullu bebelere bol şans ve zihin açıklığı temennisinde bulunuyorum..
Hadi selametle yavrular ;)

4 Temmuz 2014 Cuma

Haminine mayosu ile imtihanım!

Tatile gitmeden önce, ömrümde bir "ilk"e imza atıp, 2 doğumla "hafiften" (hafiften?? polyanna misali!!) bozulmuş karnımı saklamak amacıyla aldığım tek parça mayonun (yüzücü mayosu değil elbette, bildiğin haminine mayosu! hani şu straples, göğüs bölümü biraz drapeli, istersen boyundan bağlayabildiğin, siyah, dümdüz,bacak oyukları çok oyuk olmayan, sırtı neredeyse nah ensene kadar kapalı "o" mayolardan!) durduğumuz ilk koyda tahminen rüzgar ile uçup gitmesini ve tüm dalgıç cihazları (gözlük-şnorkel) ile aramalara rağmen bulunamamasını evrenin bana bir işareti olarak görmeye karar verdim. 

Şöyle bir not var işaretin ucunda: "Itır kızım, kafayı mı yedin? Ne işin olur haminine mayosuyla? Sen üçgen bikini giyecek adamsın, göbeğe bakıp dedikodu yapacak kadının alnını karışla, hin hin gülecek herifin koca bira göbeğine kaş göz çizip dalganı geç! Hadi ben bu mayoyu ortadan kaldırıyorum, hadi yallah, bak keyfine!" 


Paralel evrende işi bilen birileri muhakkak var anacım!! ;)

1 Mayıs 2014 Perşembe

Yardımcı değil..Eşit katılımcı!!!!


1 mayısı evde yazlık-kışlık yaparak, dolapları silip yeniden yerleştirerek, evi derleyip toplayıp, sonra yeniden derleyip toplamakla (domestik hayat evde çocuk varken pek zor şekerim..hep sil baştan!) geçirdikten sonra düşündüm...

Aslında önceki geceden üzerime kalan akşamdan kalmalıkla pek düşünecek halim yoktu ama düşündüm..Öğleden sonra daha iyi çalışmaya başladı kafa, o zaman başladım düşünmeye...

Hurç açma ve yerleştirmeler arasında sürekli bayram olması gereken günün nasıl eziyete ve rezalete dönüşt(ürüld)üğünü, çoluk çocuğun gaza boğulup evlerinden çığlık çığlığa kaçmalarını seyrettim gözlerim yaşlı...

Ülkenin, siyasetin, özellikle son bir yıldır yaşananların değerlendirmesini yapmayacağım burda..Zaten hala yerine tam gelmemiş kafam da müsaade etmez buna :)

Kısaca değinmek istediğim şey...Ev içindeki iş-emek bölüşümü ile ilgili bir nokta..sevmediğim bir anlayış...

"Ama çok yardımcı?!"

O kadar yerleşmiş ki kadının asıl görevinin kısaca "domestik" olarak adlandıracağım işler güruhu olduğu ve erkeğin asıl görevinin para kazanmak eve ekmek getirmek ve evde de "eh haklı olarak dinlenmek" olduğu, en eğitimli kesimde bile, erkeğin evdeki iş bölümüne sadece "yardımcı olması" çok takdir edilen ve eşi tarafından gayet yetinilmesi gereken bir durum olarak görülüyor.
Pardon ama eşlerin ikisinin de sabahtan akşama çalıştığı ve eve aynı zamanlarda yorgun argın geldiği bir düzende ne yardımından bahsediyoruz allasen? Yardım diyerek asıl yükü gene kadının omuzlarına yükleyip, erkeğe bir bölüm işi "lütfen" vermiş ve akabinde

-"Yardım ettim ya Nuriye işte, pöööff!"
-"Tamam Necmi tamam, ben hallederim!! Sen git gazeteni oku!" tartışmasına davetiye çıkartmış olmuyor muyuz??

Memo gerçekten "yardımcı" bir eştir. Kayınvalideme burdan da teşekkür ediyorum, gerçekten çok paylaşımcı, kadın erkek eşitliğini gönülden hisseden bir evlat yetiştirdiği ve elini yatkın kıldığı için..Kimi zaman benim dırdırlanmalarımla, yada dürtmelerimle olsa da, her daim..yok çok iddialı oldu...genellikle ev işlerine katılır, işi paylaşır. Çocukların kıyafetlerinin yerlerini pek bilmez, yemek sonrası mutfağı toplamayı sevmez (hele bitmiş veya küçük kaplara alınmış tencereleri yıkamak en fenası!!) çamaşır asmaktan veya toplamaktan köşe bucak kaçar ama allah için geri kalan kısmı bölüşür benimle..Peki evin anasının, kadının neden sevmediği işlerden köşe bucak kaçmaya hakkı yok??

En yakınımda, ev hallerimizi bilen çok insandan duydum; "Ama Memo yardımcı şekerim!" lafını..Öyle bir tonla söylenir ki bu cümle; hani "Ehh sen de! bulmuş bunuyorsun, konuşma şımarık şımarık, hadee!" gibi bir anlam çıkar..

Belki bu yazıyı okuyup yine aynı anlamı çıkaracak çok kişi olabilir.."Ulan bizimki tv nin önünde deviriyo küfeyi, her iş üstümde, bu da gelmiş burda vit vit adam tencere yıkamıyo diye ayar çekiyor" diye düşünen olabilir. 

Ama işte bütün bunlar; domestik hayatta kadına esas rolü, erkeğe ise -topluma, coğrafyaya göre- ya hiç bir rol biçmeyen yada sadece figüran rol yakıştıran kafaların ve kabullenişlerin sonucu oluyor.

"Yuvayı dişi kuş yapmaz mirim!" 

Eskidenmiş o işler..Roller, hayat şartları, ekonomik dengeler her bir şey bambaşka ikenmiş...
Evet özellikle çocuklar konusunda kadının rolü ister istemez çok daha fazla ama bu demek değildir ki; erkek kişisinin eline tuvalet fırçası yakışmaz, bebek totosundan kakalı bezi alamaz, aynı anasının yaptığı gibi banyo sonrası kaçmaya debelenen çocuğu bacak arasına kıstırıp kremleyip mis gibi giydiremez, ocağın başında belinde önlükle tarhana çorbası karıştıramaz? (sadece havalı salatalar yapmak ve mangal başında bira ile dostlara şen şakrak et pişirmek yetmez!) Yada ne bileyim şööyle sakız gibi olmuş çamaşırı pof diye havalandırıp çırparak tele asmak bence ultra bir hava verir evin erkeğine..Vermez mi hanımlar hı? ;)

Daha uzatmak isterdim de..akşamdan kalan bünyeye bir ağırlık çöktü..Genel olarak böyle birşeylerdi ama işte...
Yazıyı bitirirken dün benimkiyle çakışan programını iptal ederek evde kalan, yavrularıma bakan ve pek eğlenceli bir gece geçirmeme vesile olan kocama teşekkür eder, bugün yaşadığımız şirin atışmalar neticesinde ortaya çıkan bu (kafamda hep olan ama bir türlü yazma fırsatı bulamadığım) yazıyı kendisine ithaf ederim :)


14 Mart 2014 Cuma

Her türlü hile hurdaya karşı..damlaya damlaya göl oluruz ;)

Demokrasi ve Adalet Gönüllüleri ile Güç Birliğinin desteklediği, İstanbul'daki Oy ve Ötesi oluşumunun kardeşi Ankara'nın oyları sitesinden sandık gönüllüsü olmak için kayıt yaptırmıştım.

Bugün bu eğitim çağrısı maili geldi.

Ekibin sorumlularından biri ile görüştüm. İsteyen herkesin eğitimlere gelebileceğini, daha önceden siteden kayıt olmamış olsa bile, eğer sandık başında görev almak istiyor ise, o gün eğitim sırasında da kayıt olabileceğini söyledi.

İlgilenen olursa diye burdan da duyuruyorum..

Se.çim çok önemli, oy kullanmamız çok çok gerekli, eğer yapabilirsek sandık başlarında gözlemci-gönüllü veya görevli olmamız hilenin hurdanın gani olduğu bu ortamda çok çok çok önemli...

Oluşumun sitesi: www.ankaraninoylari.org

Maili paylaşıyorum..


Değerli Ankara Gönüllüsü,


30 Mart Yerel Seçimleri çerçevesinde yapmış olduğumuz organizasyona istinaden yapacağımız sandık müşahitliği eğitimlerimiz 15 Mart Cumartesi ve 16 Mart Pazar günü iki ayrı adreste gerçekleşecektir. Bu iki günden herhangi birine katılabilirsiniz.

15 Mart 2014 Cumartesi: Çayyolu Semt Meclisi Binası, Çağdaş Market arkası, Ümitköy Opet yanı
16 Mart 2014 Pazar: Necatibey Cad. No:38 8.Kat Kızılay

Eğitimler belirtilen 2 tarih için de 3 ayrı seansta düzenlenecek olup, size en uygun olan saate katılım sağlayabilirsiniz.
Eğitim Saatleri:

13:00 - 14:00
14:00 - 15:00
15:00 - 16:00

Eğitime gelirken, oy kullanacağınız sandık bilgilerinin detaylarını yanınızda bulundurmanızı önemle rica ederiz.
Müşahitlik kartlarınız, eğitim günü tarafımızdan takdim edilecektir.

Saygılarımızla,
Ankara'nın Oyları Ekib.

27 Şubat 2014 Perşembe

işte öyle bişeyler...

25 şubat 2014 salı günü paraların nasıl boşaltılacağı hakkındaki baba-oğul telefonunun ortaya çıkmasından sonra ofiste yazdığım bir feysbuk postunun biraz genişletilmişidir..

Ofiste usul usul çalışıp, mırıl mırıl "darma duman" dinliyorum. Çok sakin görünüyorum, tıkır tıkır klavye sesi karışıyor Kaan'ın sesine..Kapının önünden geçip selam çakanlara gülümseyip selamlarını karşılıyorum..Dingin ve usluyum..Öyle görünüyorum..

İçimdense öyle bir zıplamak geliyor ki, kağıdı kalemi fırlatıp, klavyeyi elimin tersiyle itip, müziği köklemek, zıplamak, dansetmek hatta koşmak, biryerlere koşmak deli gibi..çarpmak, evet evet, çılgın gibi pogo yapıp canımı acıtacak şekilde çarpışmak birileriyle.. Bir kaç çakasım var aslında birilerine..şöyle içimi boşaltasım,  nefretimi kusasım, böğüresim var...

ODTÜ'ye gidip (*) avazım çıktığı kadar "HIRSIZ VARRR!" diye bağırasım var, birilerine kafa tutasım, tartışasım var.. Dans edesim, zıplayasım var, kaslarım acıyana, kan ter içinde kalana kadar zıplayasım koşasım var...

İçesim, sürekli gülesim, konuşacak derman bulamayana kadar, iki çift kelimeyi birbirine eklemeye halim kalmayana kadar çok gülesim var...

Dışarıdan çok sakinim, usul usul çalışıyorum..uslu uslu oturuyorum masamda...Ama içimde bir şeyler patlıyor..

Ahh, delirmenin eşiğine gelmeler...Gündemi takip etmemeli..Çatlamış ar damarlarına, unutulup gitmiş utanma duygularına, yüzsüzlüklere, eşitsizliklere, yalana dolana kafa takmamalı..sadece müzik dinlemeli...

"Adamı başından vurmalılar ki

 Senin için ölsün yarınlar
 Silahı elinden almalılar ki
 Faili meçhuldur desinler
 Oteli kökünden yakmalılar ki
 Senin için ölsün yarınlar
 Kitabın içinde kalmalılar ki
 Faili meçhuldur desinler

 Yolunu bekler, yine köpekler
 Yolunu gözler, yeni köpekler
 Adını saklar, yüzünü gizler
 Yolunu bekler, yine köpekler "

(*) An itibarı ile adını malazgirt koydukları "kıyım otobanı" nın açılışı dolayısı ile hakikatli bir protesto ve direniş vardı ODTÜ'de..

Duman - Köpekler

izlesene.com
 

27 Kasım 2013 Çarşamba

Doğum ayı ile favori mevsim arasında söylendiği gibi bir ilişki var mı bilemiyorum ama varsa bile, ben de tutmamış o ilişki.
Ağustos ortasında, fırın kıvamında bir günde doğmuşum ama oldum olası sonbahar, kış insanı olmuşumdur. Sıcağı hiiiç sevmem bu biiir. İkincisi, ne zaman okul bitti, uzun yaz tatilleri bitti, işte o zaman yazın tadı da kaçtı bana göre.
Gerçi bebeli hayat söz konusu olunca yazın, güzel havanın avantajları yadsınacak gibi değil tabii ancak sonbaharın kışın, soğuğun da bambaşka keyifleri, güzellikleri var. Hastalık? evet yazın müthiş bir avantajı, öksürük, sümük, okyanus spreyi, calpol, ibufen, antibiyotik güruhundan uzak kalmak ama ne yapalım canım, gülü seven dikenine katlanır..

Bu sonbahar parka, renklere, yapraklara doyamadım! Her hafta sonu Seğmenler'e, arada bir Botanik'e giderek bol bol sonbahar manzarası seyredip, yaprak çıtırdattık, termosa doldurduğumuz kahvelerimizi içip, kozalak, yaprak vs. topladık. Bebelerden çok aslında bana terapi, aktivite oldu. Bazen Arda'yı evden çıkartmak güç olsa da, ne yaptım ne ettim, zorla götürdüm parka! ("zorla" çocuğu parka götürmek de ne absürd bir cümle oldu?!)

Şimdi Aralık geliyor, en sevdiğim ay. Geçen seneki gibi erkenden başlayamadık ama bu hafta sonu ağaç yaparak havaya gireriz diye düşünüyorum. Gerçi yulaf bey ile nasıl olacak o ağaç bilemedim? Şimdiden yerde yuvarlanan topları, didik didik edilmiş süsleri ve yolunmuş alt dalları görebiliyorum!

Bu, "ay ehihi kikiki, sonracığıma da.." temalı postun amacı nedir? Uzun zamandır yazamamanın (gezi notları hariç) pasını atmaya çalışmak, sonbahar resimlerinin blogda arşivlenmesini sağlamak ve kaldıysa 3-5 okuyucu onlara selam edip, artık yazacağımın müjdesini (!) vermek :))

Bu arada akıllı telefona geçtikten bir süre sonra ben de IG. da sekmeye başladım ve evet, dalga geçip kınadığım insanlar gibi ben de elimde annemin " emzik" tabir ettiği şekilde telefonla yaşamaktayım! Kağrolsun bağzı teknolociler ve kurbanlarını yaratan sistem!
Neyse beklerim efenim: @itirsal

Son olarak da foto şipşak..Sonbahar fonunda bebeler teması :)



Yerdekiler yetmedi, az daha yaprak düşürelim!




3 cüceler sopadan olta ile yaprak tutarken



Park ganimeti ile süslemece, dekorasyon yapmaca



Çok büyüdü be bu Toti?!! (sulugöz anne hem güler hem gözler yaşarır)


4 Kasım 2013 Pazartesi

Gezi notları - 6 ve son "Boyun eğme-Yalan söyleme"

Araya uzun süre girince serinin son postunu yazacak şevkim kalmadı ama öte yandan da bu son notu yazıp seriyi bitirmezsem yeni yazılar ekleyemeyecekmişim gibi bir batıl yaptım kendi kendime..Artık kısa kısa da olsa yazmak istiyorum bloga. Kendimle ilgili, çocuklarla ilgili, kafamı meşgul edenlerle, gündemle ilgili..O yüzden "gezi notları" bitmeli ki ben de başladığım bir işi bitirmenin ferahlığı ile yeni yazılar yazabileyim..

Son not, medyaya karşı kendimizce yaptığımız eylem ile ilgili. Büyük çaplı, ses getiren bir eylem değildi, bir avuç insan niyetlendik, kısa sürede organize olduk ve eylemimizi yaptık. Ancak benim içime çok sindi. Kendi kendime, inandığım bir işi yapmaktan, tavrımı koymaktan dolayı mutlu ve tatmin oldum.

Arkadaşım Z. işyerindeki birkaç arkadaşı ile medya protestosu yapmayı planladıklarını, çok yakınlarda yapılan ve büyük ses getiren duran adam eylemini NTV nin önünde gerçekleştireceklerini söylediğinde, bir an bile düşünmeden "Tamam" dedim, "beni de yazın!"

Medyanın takındığı 3 maymun tavrını, yandaş politikalarını, bizi yıllarca yalanlarla gücün istediği yöne yönlendirmesini, satılmış kalemleri ve anlayışı protesto edecektik. "Yarımşar yada birer saatlik periyodlar ile duracağız, kitap okuyacağız, her gelen bir sonrakini bekleyecek ve böylece tüm gün zincir yapacağız, sabahtan akşama sürekli durulmuş olacak bina önünde" dedi arkadaşım. Ben de Babun'a haber verdim.

22 Haziran cumartesi günü Çankaya'daki NTV nin önünde "durduk". Önceki gece, ne yapabiliriz dikkat çekici derken, pankart yapmak gelmişti aklıma. Bu eylemde yazılacak en anlamlı slogan "Boyun eğme" gibi gelmişti. Bence iyi de oldu.



NTV protestosu olaysız geçti. Güvenliğin şefi çay su ikram etmek istedi. Tesadüfen binanın dış yıkamasının olması ve itfaiye aracı gibi bir aletin olanca gücüyle çalışması bence biraz gölgede bıraktı bizi. Ben öğlen ayrılırken Behzat Ç. ekibi geliyordu, ya çekim ya röportaj için. Akşamüstü bekleyenlere içerden "Dağılsınlar artık" müdahalesi olunca ekip bizimkilere sahip çıkmış hatta çok güneşte kalanlara şemsiye tutmuş.




Akşam konuşurken, Z.'ye "Neden CNNTürk önünde de yapmıyoruz?" dedim. Böylece sonraki cumartesi için organize olduk.

29 haziran cumartesi CNN Türk'deydik. Z. ile beraber gittik. Arka arkaya ilk nöbetleri almıştık. Katılımcılar saatleri ile belliydi ancak onun dışında eşten dosttan, sosyal medyadaki "arkadaşlar"dan durmasalar da destek olmalarını istedik. T. bizim saatte destek için yanımızdaydı, herşey bir yana 2 kızı Eskişehir yolunda yanlız eylem yaparken bırakmaya gönlü razı olmamıştı! :) Tam Z. durmayı bitirmiş ben yerimi almışken, sivil bir polis geldi. Kenarda oturan Z. ve T. ile konuşmaya başladı. Sapsarışın T. ye "dış mihrak" muamelesi yapması hayli gülünçtü. Kimlik numaralarımızı istemiş, daha sonra bakmış kendi çapımızda, gayet barışcıl, gayet pasif bir direniş sergiliyoruz, yani "zararsızız", yırtmış atmış kimlik no.larının yazılı olduğu kağıdı. Giderken put gibi duran bana da "kolay gelsin" demeyi ihmal etmedi. Bu olay dışında günün geri kalanı olaysız geçti. Ancaaak, bizden "tırsıp" polis çağıran CNN Türk, penguen gösteriminden sonra yine 10 tam puanı aldı bence bu hareketi ile..

Ana akım medya, büyük holdingler, "güç"ün temsilcileri, paranın sözcüleri, politikacıların kuklaları...Artık size inanmıyorum! Boyun eğmeyin, Yalan söylemeyin!!!






22 Ağustos 2013 Perşembe

Gezi notları - 5 "Çapulcular havuzda"

Intro için TIK
1. bölüm TIK
2. bölüm TIK
3. bölüm TIK
4. bölüm TIK

7 haziran cuma

Haftasonu Marmaris'te Masterlar Bahar Kupası, Çağla Özgen'i anma Yarışları yüzülecek. Hayatının 20 yılını kansere direnerek geçiren, bu pis hastalığa rağmen hiç bir zaman yüzünden gülümsemesini eksik etmeyen, yüzmesini, sporunu ihmal etmeyen, birçoklarının cesaret bile edemeyeceği boğaz maratonlarına her türlü sağlık sorunlarına karşı katılıp, yine bir çoklarının tamamlayamadığı yarışı alnının akıyla bitirebilen, kendiyle barışık, sporcu ruhlu, iyi bir takım arkadaşı, pek keyifli bir insandı Çağla.

Bir yandan hiç tadımız tuzumuz yoktu, Ankara'da olaylar hızla devam ederken kimsenin Marmaris'e gidesi yoktu, öte yandan da Federasyon izni ile Çağlamızın adını verdiğimiz bu yarışa gitmememiz, çocukluk arkadaşımızı yanlız bırakmamız düşünülemezdi bile..

Yola çıkmadan bir gün önce içimde bir şeyler yapma isteği vardı..Yaşamakta olduğumuz olağan dışı durumu yanımda götürmek, tepkimi göstermek istiyordum. Bilsin insanlar istiyordum, düşüncemi, tavrımı, desteğimi. Bir pankart hazırlamak geçti aklımdan. Esra'yla konuştuk ve karar verdik. Bir pankartımız olacaktı, yanımızda bizimle gezecek, Gezi ruhunu bizimle taşıyacak..Heyecanımızı, öfkemizi, umudumuzu içimizde tutamıyorduk.

Günlerin yorgunluğu, uykusuzluğu, çocuklar yattıktan sonra başladığım valiz hazırlıklarının 01:00 de bitmiş olması, göz kapaklarımın dayanılmaz ağırlığı koca bir çarşafı yere yayıp kumaş kalemleriyle işe koyulmama engel olmadı! Memo'nun da yardımlarıyla bir yandan HalkTv seyredip twitter takip ederek pankartımızı bitirdik!

Uçakta pankartı gören hosteslerden birisi, yemek servisi sırasında bizim sıraya eğilerek "İsterseniz kabinin en başına gidip açabilirsiniz pankartı, yanlız benden duymadınız" dedi göz kırptı. En başa gitmeye cesaret edemedik. Alabileceğimiz olası tepkiden ziyade olası tepkisizlik korkuttu beni ne yalan söyleyeyim. Bir de garip bir his, uçak içinde sadece pankart bile açmak olsa insan tırsıyor eylem yapmaya, değişik bir hal sergilemeye. Antrenörümüzün de haklı olarak, bizi koruma içgüdüsü ile "Boşverin" demesi üzerine olduğumuz yerde açtık biz de..Arkadan gelen destek alkışları üzerine yerimizden biraz daha kalkarak, pankartı biraz daha yükselterek..



Uçaktan inerken hostesimiz ellerimizi sımsıkı sıktı, gülümseyerek, "Yarın dönüyorum, Tunalı'da görüşmek dileğiyle!" dedi. 

Yarışların ilk günü, tribünde pankart elimizde ne yapsak diye bakınırken, havuz yada federasyon görevlilerinden biri "Asın bunu!" dedi, gitti, bize ip buldu, çarşafın dört bir yanına delik deldi, ipleri geçirdi, asmamıza yardım etti. Akşam üstü seansının ortasına kadar asılı kalan pankart yarışları izlemek için orada olan Federasyon Başkanının talimatı ile indirtildi...


Ama o kadar zaman boyunca bir dolu fotoğrafı çekildi, alkış ve övgü aldı. El emeği göz nuru pankartımız halen şu an terasımızda asılı, solmuş renklerine aldırmadan balkon demirlerinde güneşe direnmeye devam ediyor. :)


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Gezi notları - 4 "Mübarek kandilde vur bizi!"

5 haziran çarşamba

Direniş tüm hızıyla sürüyor. Akıllara ziyan mizah üreten orantısız zekalar öfkemizi zaman zaman azaltıp yüzümüzde kocaman gülümsemeler yaratıyor. Ancak arada gülümsesek bile, içimiz kan ağlıyor. 2 genç hayatını yitirdi bile. Polis şiddeti olanca hızıyla devam ediyor. Gözünü kaybedenler, dayak yiyenler, Kordon'da durduk yerde saçından sürüklenenler, cop yiyenler..Sosyal medya koptu gitti, telefonların şarjları dayanmıyor, tek kanalımız halktv oldu, bebeler yatınca hemen açılıyor. Öğlen tatillerimi Kuğulu Park'ta geçiriyorum, ortamı kolaçan etmek, duvar yazılarını okumak hoşuma gidiyor.


Gündüz grev vardı, Kızılay olaylıydı, iş yerinde tüm gün tepemizde helikopterler uçtu. Sinir bozucuydu. Akşam çıkma kararımız vardı bir arkadaşımla. Mehmet çocukları alıp kayınvaldeme gidecekti. İş çıkışı eve gidip üstümü değiştim, direniş çantamızı aldım ve buluştuk arkadaşımla. Kurabiyeler yapmıştı, kitaplar toplamıştı evden Kuğulu kütüphanesi için. Kuğulu Parka vardığımızda inanılmaz bir kalabalıkla karşılaştık, heryer pankart ve dövizlerle süslenmişti, bazı yerlerde çadırlar vardı ve pırıl pırıl insanlar doldurmuştu parkın her köşesini. Herkesin yüzü gülüyordu, heyecanı belli oluyordu; baskıcı politikalara karşı sokağa döküldükleri için, belki ilk defa ses çıkardıkları için, çıkan seslerinin hiç de cılız olmadığını farkettikleri için, her türlü kesimden insanın ortak paydada buluşmasına tanıklık ettikleri için heyecanlı mutlu ve umutluydu insanlar.







Kandil günüydü asıl. Tüm gün çağrılar yapıldı, alkol alınmasın, sakince toplanalım, kandile saygılı olalım diye. Yanlış hatırlamıyorsam devletlülerden de kandilde müdahale olmayacak tarzında cümleler sarfedenler oldu.
O kalabalıkta ben bir tane elinde bira olan adam görmedim. Herkes çağrılara kulak vermişti, panayır yeri gibiydi ortalık. Yaşlı, çoluk, çocuk..Gençler vardı ellerinde kandil simidi tepsileri, torbalarda ayran, dağıtıyorlardı millete..Ne küfür, ne parti bayrakları ne taşkınlık, ne şiddet...Sadece coşku, espirili slogan ve uyumlu bir birliktelik..hepsi bu!

Zıplayan Çapulcu from Itirsal on Vimeo.



Yağan yağmura aldırmadan zıpladık, slogan attık..Saat 20:45 civarı arkadaşım "Tunalı'ya bakalım, yürüyelim" dedi. Yürüdük, sakindi, insanlar açık dükkanlarda alışverişe devam ediyordu, dürüm dönercinin önü doluydu. "Aman" dedik, "buralar olaydan bihaber sanki..kordonda çekirdek çitler gibi millet.."

Geri, kalabalığa dönerken insanların gruplar halinde bize doğru koşmaya başladığını gördük..Anlamadık önce, müdahale mi oldu, ne oldu derken Tunus Caddesi ayırımındaki bankanın önüne gelmişiz..Gaz kokusu geldi, kaçan gruplar büyüdü, ses bombasının patlaması duyuldu. Donakaldık, ne yapalım, nereye gidelim diye düşünürken, bir grubu takip ederek Tunus'a doğru indik. Orada yine yol ayrımı vardı önümüzde; ya Tunus boyunca kaçacaktık (ve muhtemelen Kennedy'e kadar sürüklenecektik) yada Şinasi Sahnesi'nin yanından bulvara çıkacaktık. Çoğunluk Tunus'tan aşağı doğru gitmeyi seçerken, biz bulvardan bir taksi bulup gideriz diyerek merdivenlerden bulvara çıktık, Akün'in önündeyiz. Arkadaşım hemen bir taksiye atlayıp gitmemiz gerektiğini söylüyor, ben ise geri dönmek istiyorum. "Bu kadar çabuk bitmemeliydi, daha saat 21:30, hem bu kadar erken müdahale nasıl ederler, çoluk çocuk doluydu ortalık?? İnsanlar geri gönüyor, biz de mi gitsek? Hem filancalar, falancalar, x ler, y ler nerde, ne oldu onlara??" diye söylenirken...arkadaşımın, "Ay Toma geliyor, tehlikeli oldu bu iş, hay allah taksilerde yok oldu, aaa? Şu akrep buraya doğru geliyor???!" laflarını duydum ve son gördüğüm bir akrebin yavaşça bize yaklaştığı idi..sonrasında bir patlama sesi ve duman, korkudan ödüm patladı ve can havliyle kendimi arkada geçiş var sanararak geri doğru attım; baaam diye cama yapışmamla kendime geldim. Arkadaşım "Bacağıma kapsül geldi, çok acıyor, çok!" diye bağırıyordu. Biz iki kız, 10 metre ötemizde 3 en fazla 4 kişilik bir grup duruyorduk bulvarın üzerinde, o kadar...Ne kalabalık bir grup, ne bir şey...Biz ööyle "keklik" gibi bakınırken, bomboş bulvarda, bilerek, isteyerek, hesaplayarak, üzerimize nişan alarak atmıştı kapsülleri!!! Daha ne diyeyim, ne yazayım?

Toparlanıp, ama iliğimize kadar korku içinde, elele tutuşup muhteşem TEM otobanı kılıklı bulvarımızın refüjlerinden atlayarak karşıya geçtik ve bir taksi bulup içine attık kendimizi...Ancak, arkadaşımın arabasını bıraktığımız yere gelip taksiden indiğimizde bacağına bakabildik. Kapsül yerden sekip çarptığı ve diz kapağına gelmediği için şanslıydı..Ben sadece burun kemiği ve alnımın sızısıyla kaldığım için daha da şanslı..


Kalabalığın daha içinde olan arkadaşlarımla sonradan konuştuğumda, ne hikayeler geldi..Tuttuğu kandil simidi tepsisine olanca gücüyle düşen kapsül mü istersiniz, kalabalığın Kıtır'ın koridoruna sıkışıp altalta üstüste ezilmelerine ramak kalan insanlar mı?

Hala, "gezici"leri şiddet ile suçlayan, işin bu raddeye "gözü dönmüş" çapulcular yüzünden geldiğini savunan, "e poliste kendini savunmalı dimi yani?" diye ezbere, bilmeden, görmeden konuşan bir dolu yandaş görüyorum, duyuyorum. Sadece benim yaşadığım bu gece ne kadar basit bir örnek aslında işin özünü görmek isteyene..

Bugüne dair son olarak..Hiç gülmedik mi? Güldük!! Sonradan sloganımız olan arkadaşımın "O son taksiye binecektik Itırrr!!!" cümlesine ve benim Akün'ün camlarına çotanak diye yapışmama!! :)

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Gezi notları - 3: "Bu gece ben çıkıyorum, nokta!"

Intro için TIK
1.bölüm için TIK
2.bölüm için TIK

3 haziran pazar

Penguen belgeselinin yayınlandığı gün. Tüm gün Ömer'lerde takıldık, çocuklardan fırsat bulabildiğimiz kadarıyla takipteyiz. Penguen belgeselini ağzımız açık gördük. Yandaş medyanın tahminimizden de yandaş olduğunu farkederek, kaypaklaşma potansiyellerini görerek sinirleniyoruz..
Akşama bir arkadaşlarımıza davetliyiz. Oğullarının doğungününü kutlayacağız. Gece çıkmayı planlıyorum, kararlıyım. Yemek esnasında konumuz hep olaylar. Saat 21:00 civarı tencere tava başlıyor. Çocuklarla katılıyoruz balkondan. Arda çok rahatsız olup içerde kalmayı yeğliyor, onların oğlan da. Biz 4 kız başlıyoruz; "tencere tava hep aynı hava!" Arkadaşların balkonunda bir pankart asılı: "Marjinal değiliz! Diren Gezi"


Yemeğin sonlarında arkadaşımın eşi ile çıkma kararı alıyoruz, o sırada abim arıyor: "Itır, bütün gün Kızılay'daydım, durum pek iç açıcı değil. Çok sert girişiyor polis. Kızılay'da insan kalmadı resmen, çok yorgunum ben dönüyorum, sen de çıkma!"

Bir yandan sanki bir filmdeymişim gibi hissediyorum. Sanki bu olanlar gerçek değil. İnsanlar direniyor, polisle çatışıyor, meydanlarda inanılmaz olaylar oluyor, her ne kadar belli bir kesim bunu anlamak istemese de insanlar hak ve özgürlüklerini istiyorlar. Şimdiye kadar susmuş apolitik gençlik çatır çatır tepki koyuyor! Bir yandan da destek vermek, bir parçası olmak istiyorum, ama garip bir bilinmezlik ve korku hissiyle çaktırmasam da bildiğin tırsıyorum.

Eve dönerken sokaklara dökülmüş bayraklı, tencere-tavalı insanlar vardı yol boyu, kornalar, sloganlar..Hepsine korna çalarak eşlik ettik. Arda ve Aylin şaşkın. Yol boyu konvoylar oluştu, sırtına bayrağını bağlayan sokağa koşmuştu. Kuğulu parkın ordan dolanıp bir bakalım dedik; mahşer yeri gibiydi. "Tamam" dedim, "çıkacağım!!" Kızılay' a gidemesem de bu kalabalığa karışmam lazım!

Bebeleri uyutup, direniş çantasını kaptığım gibi çıktım. Çıkmadan da kullanıp kullanmayacağım meçhul gaz maskesi ile bir poz çektim kendi kendime.



E. motorla aldı beni, heyecandan küt küt atan kalbimle, "gaz olursa lenslerimi hemen çıkarıp atmalıyım" diye kendime ara ara hatırlatarak Kuğulu Parka geldik. Ali'yle buluştuk, çok yorgundu, biraz gidip dinleneyim sonra yine çıkarım belki dedi. Tesadüfen Esra ile karşılaştık, kucaklaştık, yoldan gelmiş, inzivaya çekildikleri kampta hiç birşeyden haberleri olmadığı için şok içinde algılamaya çalışıyordu! Pınar ile buluştuk ve Tunalı'ya geçtik.

Bir müddet bu kalabalıkla durduktan sonra, aşşağı doğru yürüyelim dedik, Kızılay tarafına giden gruplar vardı. Bestekar ayrımına geldiğimizde E. geri döndürdü bizi, dönmemizle muhtemelen Kennedy veya Bestekar'da atılan gazlar rüzgarla geldi ve başladık yanmaya. İlk gazım. Doğrudan yemesem de nasıl birşey olduğunu anlamama yetti. Lensleri fırlatıp attım. Mehmet'in hazırladığı talcidli suyu sıktık, yoldan geçenlerden isteyenlere de sıktım. Kuğulu park hizzasından bulvara çıktık. Kalabalıktı, barikatlar kurulmuştu, şu ateş barikatının gerisine giden yoktu..Gerisi "Gotham City" gibi görünüyordu.



Uzun bir zaman orda durduk, bir ara direnişçilerin Kuğulu Park'taki kuğuları "öldürdüğü" haberi dolaştı facebookta. Hemen gidip olay yerinde inceledik. Yalan dolan bilgi kirliliğine güzel bir örnekti bu, kimsenin kuğulara ellediği yoktu, gazdan etkilenmesin diye bakıcıları kuğuları barınağa götürmeye hazırlanıyorlardı.

Park tarafından bulvara döndüğümüzde, kalabalığın azaldığını ve alt geçide ellere gelen her türlü şeyin "sökülerek" atıldığını gördük. Bir kız bariyerlere dayanmış, altgeçide bakıyordu. "Ne oldu, 10 dakika önce böyle değildi burası?" dedim. "Evet, bir anda oldu" dedi. "Kim yaptı peki?" dedim. "Şunlar" dedi o kalabalık gruptan kalan tek tük kişiyi göstererek.



Sonrasında bir kaç kişiyi uyarmak zorunda kaldık, gözümüzün önünde levha, pano sökmeye çalıştıkları, lambalara taş atmaya yeltendikleri için.
Saat 01:30 civarı eve döndük. Hayalkırıklığı hissettim, gürül gürül bir kalabalıkla, coşkuyla slogan atarak yürümekti hayalim/isteğim. Hem bunu gerçekleştiremediğimiz için hem de tanık olduğum vandalizmi Gezi direnişine yakıştıramadığım için üzgündüm...



6 Ağustos 2013 Salı

Gezi notları - 2 "Koca yolu bekleyen karılar"

Giriş - Intro için TIK
Gezi notları - 1 "Burası hangi dünya?" için TIK


1 haziran cumartesi

Sabah gözümü endişeyle açtım, kabustan uyanır gibi. Ahali uyuyordu. 3 saat uyuduğum için görünüşte zombi gibiydim ama içten bildiğin çakı. Kahvemi koyup telefonu elime aldığımda karşılaştığım bu fotoğraf karşısında hüngür hüngür ağladım. 


Biz uyurken olmuş..O insanları bulup tek tek kucaklamak istedim, İstanbul'da olmadığıma üzüldüm, gururdan göğsümün kabardığını, evet evet fiziksel olarak göğsümün, kalbimin şiştiğini hissettim.

Bugün itibarı ile maalesef ipad ve telefon hiç olmadığı kadar günlük yaşama ve çocukların gündemine girdi. Ipad kısıtlı bir şekilde sadece Arda'ya veriliyordu, o da sorduğu zaman ve genellikle Aylin yattıktan sonra, kendisi yatmadan az evvel..Benim akıllı telefonum yeniydi ve internet için kesinlikle onların yanında kullanmıyordum. Mehmet'inki zaten yarı akıllı olduğundan mütevellit telefon ve sms harici hiç kullanılmazdı. Evet, içimizdeki haber alma, paylaşma hissi o kadar kuvvetliydi ki kurallarımızı ister istemez çiğnemiş, un ufak etmiştik.

Öğlen Mehmet Arda'yı alıp çıktı, alışveriş vs. için. Abim Kızılay'da, ara ara konuşuyoruz. Aylin uykuda ben pc başındayken, yüzmeden Başak aradı, Kızılay'da feci gazlanmış, sığınmaya geldi. Aylin uyanınca Başak Kızılay'a arabasını "inşallah" almaya ve evine gitmeye, biz de Ömer'lere yollandık. 

Akşam Ali'nin tiyatrocu arkadaşlarından birinin düğünü var. Bütün aile oraya gidecek. Biz de Çise ile evde bebelerle takılıcaz. Düğün kısa kesilmiş, orada olan Behzat Ç. ekibi ile beraber ailemizin erkekleri ve Amerika'dan ayağının tozuyla gelmiş olan kuzen Elif Kızılay'a gittiler. Biz evde takip halindeyiz. Çocuklar uyudu, orda kalmaya karar verdik. 24:30 civarı Elif eve döndü ve bize telefonda kalabalığı, nasıl müdahale olduğunu, nasıl gaz yediklerini anlattı. Yorulmuştu ve kızgındı..Doğduğundan beri Amerika'da yaşadığı için, her ne kadar her yaz gelse de, her ne kadar gönülleri buradan kopuk olmasa da aslında bu ülke gerçeklerinden uzaktı, o yüzden onun için iyice ağır bir olaydı bence. Gurur duydum ben onunla, facebook una çok güzel mesajlar yazdı, Amerika'daki arkadaşlarını haberdar etti, olayları yaydı, bizzat yaşamak istedi ve sokağa çıkmaktan korkmadı!

Bu arada evde sadece takip ederek iyice şişen ben, artık sokağa çıkmak istiyorum, bir sonraki gün için facebooktan arkadaşlarımı organize etmeye çalışıyorum; "Kızlar yarın bebeleri satın kocalara, biz çıkalım, bu ne ya? Evde otur otur şiştim gari!" temalı postlarla..

Ömer 03:30 civarı döndü, yorgun ve sesi kısıktı. Biraz oturup anlattıklarını dinledikten sonra ben de yattım, dayanamadım yorgunluğa...aklım Mehmet'te.

Saat 04:00 civarı geldi. Gaz kapsülünü geri yollarken başparmağı yanmış, su toplamış, sesi kısılmştı..Direniş çantamız ise o gece zenginleşmişti...

Not: Gaz maskesi Mehmet'in adını vermeyeyim, büyük bir otelde çalışan bir arkadaşının gaz yemekten usanıp "Ehh yetti be!" diyerek otelin stoklarından hem kendisine hem Mehmet'e aldığı maske. Otellerde herhalde yangın vs için tutuluyorlar.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Gezi notları -1 "Burası hangi dünya?"

Önce Introyu okumak için..TIK

Gezi parkında olanlardan Blogcuanne'nin Instagramda paylaştığı bir fotoğraf ve altındaki yorumu ile haberim oldu, tarih yanılmıyorsam 28 Mayıs'tı. Küçük bir grupla başlayıp, gün geçtikçe kalabalıklaşmaya başlayan, polise kafa tutan, dozerlerin önünü kesmeye çalışan insanların haberlerini heyecanla, umutla takip etmeye başladım. Bu insanların sabah sabah daha gözünü açmadan karşılaştıkları polis şiddetini ise içimde büyüyen öfke ile. 

31 Mayıs günü Aylin'in doğumgününü evde kalabalık ailemiz ile kutlamayı planlamıştık. Gündüz izinliydim ve hazırlıklar için koşturdum, elimde telefon sürekli takipte. Bir gün önce okunan basın bildirisinde tane tane anlatılmaya çalışan sebepler yüzünden, yani haklarımıza, özgürlüklerimize müdahale edildiği için, nasıl yaşamamız gerektiği dikte ettirildiği için, yaşam alanlarımıza "ayakkabılarla", izinsiz, destursuz girildiği için, ciddiye alınmadığımız için birikiyordu insanlar orada; "Artık yeter!" demek için ve kimse hiç birşeye zarar vermiyordu. Pasif bir direniş isteniyordu ancak insanlar sürekli hırpalanıyordu.



Akşam doğumgünü başladı. Terasımızda maaile, yiyerek içerek kutladık Aylin kızın 2. yaşını. Ancak akıllar, sohbetler dönüp dolaşıp Gezi'ye geliyordu. Ellerde cep telefonları haberler takip ediliyordu. Bir ara Aylin isimli bir kızın öldüğü haberini okudum facebookda. Kahroldum. Biz Aylin'in doğumgününü kutlarken başka bir Aylin'in bu olaylarda hayatını yitirmiş olabilmesi ihtimali bile beni mahvetti. Neyseki doğru değilmiş. Akşam 10:30 gibi çoğunluk gitmişti. Aylin kız uyumuş, kalanlar ve Arda ile içeri girmiştik. Kahve içerken Arda Binnur teyzenin kucağında sırtı kaşınarak uykuya teslim olmak üzereydi. Açtık Halk TV yi. Artık herkes haber almak istiyordu. Görüntüler dehşet vericiydi, Arda'nın görmesini istemedim, baktım uyukluyor, dert etmedim. Sadece bir an kafasını kaldırıp  baktığında,gördüğü manzara karşısında "Burası hangi dünya?" diye sordu ve kafayı tekrar koyup uyuklamaya devam etti.

24:00 sularında herkes gitti, ben mutfağı toplamaya başladım. Gidip geliyorum, gözüm TV de, elim telefonda. Mehmet de aynı şekilde. Saat 01:00 de işim bittiğinde oturdum, biraz daha baktım televizyona ve ağzımdan döküldü: "Mehmet, çıkmayacak mısın?"
"Çıkıcam galiba" dedi. Sanırım yanında biri olsun istiyordu, neyle karşılaşacağını bilemiyordu.
Derken pat diye Ali'den (Memo'nun küçük kardeş) telefon geldi. "Ben Kuğulu'dayım, Kızılay'a doğru yürüyeceğiz, çok kalabalık, istersen gel."
Bunun üzerine hemen, daha sonra zenginleştireceğimiz, "direniş çantası" nı hazırladım. Limon, gözlük, havlu. (neden havlu bilmiyorum) Fularını boynuna takıp, çantayı sırta takıp gitti, kapıdan uğurlarken "Habersiz bırakmayın beni, bol foto gönderin, iletişimi kesmeyin, çok da geç kalmayın..!" diye tembihledim.


Oturdum haber beklemeye, hop oturup hop kalkmaya..Ara ara onlardan gelen mesaj ve fotolar ve tv/sosyal medyada takip ettiklerim ile çok acayip bir ruh haline büründüm. Nasıl tarif edeceğimi halen bilememekle beraber; coşku, mutluluk, heyecan, gurur, üzüntü, öfke, endişe..karmakarışık, zaman zaman kalbimi küt küt çarptıran, zaman zaman burnumu sızlatıp akabinde gözlerimi nemlendiren bir kaos diyelim..

Mehmet 04:30 civarı geldi. 05:00 gibi yatabildik..Uyumak, gözleri kapatmak ne mümkün...

Gezi notları - Intro

INTRO:

Son yazının üzerinden iki ay geçti uğramadım buralara, ne kendi sayfama ne de takip ettiklerime. Demin giriş yaparken yanlış şifre bile girdim, kafamda uzaklara bir yerlere gitmiş blog...

31 mayısta Aylin'in doğum gününü kutlarken bir anda o kadar değişti ki gündem, o kadar karıştı ki kafam, o kadar hızlandı ki herşey..İşten güçten, bebelerden arta kalan vaktim o kadar doldu ki Gezi'yi takip etmekle, ara ara birşeyler çiziktirmek fikri aklıma gelse de, ya kafayı toparlayabileceğimden şüphe ettim yada gerçekten vakit bulamadım o hızlı takip arasında.

Günlerdir kafamda var; yaşadıklarımızı, tanıklık ettiğim(iz) anları yada sadece görüp etkilendiğim fotoğrafları, resimleri arşivlemek. Bu, son iki ay olanlar beni çok etkiledi, o yüzden burada da biraz not, bir kaç foto kalsın istedim. Tabii böyle bir yazı yazacağımı o zaman öngörüp not falan tutmadığım için düşündüğüm gibi sistemli bir şekilde yazıp, resim yükleyebilir miyim bilemiyorum ama artık aklıma geldikçe, kullandığım sosyal medya araçlarındaki postlarıma geriye doğru bakabildiğim kadarı ile şahsi bir toparlama yapmaya çalışacağım. Tamamen kendi yaşadıklarım, ruh halim..Mesaj yok, kaygı yok..

Hadi bakalım..


29 Mayıs 2013 Çarşamba

İki!


Aylin kız 2 yaşında..
Yazacak ağdalı kelimeler çıkmıyor bugün..Tek diyebileceğim çok farklı, çok eğlenceli, dolu dolu bir tecrübe yaşatıyor kendisi bize..

İyi ki doğdun Aylişka!



Ana karnından kendi kararlarını veren, herkes üşürken "havuza gireceğim" deyip (kelimelerle olmasa da beden diliyle!!) ne yapıp edip giren Aylin'e..bir kaç foto..













22 Mayıs 2013 Çarşamba

Aşk kokan mideler, mayıs sıkıntısı...

Geçen sene bayağı bir dinlemiştik Model'i arabada..Tüm albümü beğenmekle beraber en çok ilk şarkı "Buzdan şato"yu sevmiştik. Arda tekrar tekrar dinlettiriyordu şarkıyı, bazı sözleri de ezberlemişti hatta, kendince eşlik ediyordu ara ara...Tedavülden kalktı sonra cd...Derken geçen hafta yeniden arabada çalmaya başladı, bu sefer favori parça; "Değmesin ellerimiz."
Daha bir kez dinlenmişken başladı "Aşk kokan midelerin karşısında trenlerin..." diye şakımaya evde (Aşk kokan "mısralar"; mideler olmuş, "direnmeye"; tirenlere falan)


Fakat bu sefer işimiz zor, geçen seneye göre sözler itina ile dinleniyor, ezberleniyor ve soruluyor.."Neden zormuş, neden yabancı gibi öpmüş, yabancı ne demek, niye beceremedik diyo, direnmek nedir, trenlerle mi ilgilidir, bu ne biçim son diyo, ne demek istiyo, neden gözlerden korkmuş, dünyayla yüzleşmek nedir???vs vs.."

Kolaysa anlat aşkı, kalp kırıklığını, sonu gelmiş ilişkiyi, dünyayla yüzleşmeyi...

Ah ne zormuş bitsin demek
Hala severken seni
Dudaklarını öpmemek
Bir yabancı gibi

Bilirsin ayrılık konusunda
İyi değiliz ikimiz de
Bir kıvılcım yeterdi her zaman
Koşup geri dönmemize

Değmesin ellerimiz
Buluşmasın bu gözler
Yine erir gideriz
Unutulur yeminler

Biz hiç beceremedik
Sevmeyi de terk etmeyi de
Aşk kokan dudakların
Karşısında direnmeyi de

Biz hiç beceremedik
Sevmeyi de terk etmeyi de
Aşk dolu mısraların
Karşısında direnmeyi de

İşte bir kez daha
Durup karşında
Belki de son defa
Soruyorum sana

Bitti mi hikayemiz
Bu ne biçim son böyle
Değmez miydi sevgimiz
Savaşıp direnmeye

Değmesin ellerimiz
Buluşmasın bu gözler
Yine erir gideriz
Unutulur yeminler

Biz hiç beceremedik
Sevmeyi de terk etmeyi de
Kendimize sahip çıkıp
Dünyayla yüzleşmeyi de

Biz hiç beceremedik
Sevmeyi de terk etmeyi de
Korktuğumuz o gözlerin
Karşısında direnmeyi de

Bitmesin hikayemiz...

Benim ruh hali de bu becerememiş aşıklarınki gibi bu ara..Sıkıntı, huzursuzluk gırla..Sanırım bu şarkıyı her dinlediğimde hep bu dönem gelecek aklıma..Hani bir koku, bir şarkı alır götürür ya, o zamana, o duygulara...Ben de bu Mayıs ayını hatırlayacağım bu şarkıda..3 sene sonra da, 5 sene sonra da...hep "Mayıs sıkıntımı" hatırlatacak bana..Arda'nın hallerini, benim hallerimi...

Ve Arda..Bu videoyu şaşkınlıkla çektim, bu kadar iyi kaptığını bilmiyordum, arabada giderken başladı şakımaya, kaydediverdim hemen...Dedenin köy evine giderken..Arkada, bagajda köye dikilmek üzere bizimle gelen sumak ağacımız...Ve "değmesin ellerimiiizzzz..."



17 Nisan 2013 Çarşamba

Hep oturmuşum ayol?!

Haftasonunu "single mom" tadinda geçirdim.
Cumartesi gecesi yatmadan facebookda "status"um şu şekildeydi:
"Single mom haftasonunun ilk gunu uzerimden kamyon gecmis tadinda bitti, park bahce, cayir bayir, full aksiyon...yarin kim bilir nelere gebe? :))"

Gerçekten yoruldum..Ben ki 5 saatlik uykuyla zımba gibi uyanırım, erken yatmayı hiç sevmem, o gece 23:00 de bayılarak uyumuşum..Yastığa 5 kala misali..

Pazartesi sabah Memo yurtduşından döndü, ancak akşama görüşebildik ailecek..Yemek masasında sohbet, muhabbet..Hafta sonumuzu anlatıyorduk babaya. Oraya gittik, buraya gittik derken, Arda yemeğe döndüğünde Memo'ya usulca "Ay o gece üzerimden kamyon geçmiş gibiydi, çok yorulmuşum." dedim.

Arda atıldı: "Anne, hiç de değil, Seğmenlerde bankta oturdun hep, Aylin uyurken Banu'yla kaave içtin, Atlı sipor kulüpte de kulüpün sandaylelerinde oturdun..Hiç de yorulmadın!"

Eşşek sıpası!!! :)


Ne foto koysam bu posta diye bakınırken, 2010 temmuzundan "At kulübü"nde çekilmiş bu fotoları buldum. Arda 2 yaş 1 aylıkmış..Gözlerim doldu bakarken, ne kadar çok özlemişim ufaklığını Arda Toti'sinin..Sanki şimdi Aylin'i doya doya yaşıyorum ama Arda'nın bebekliği böyle bir hızlıca geçip gitmiş, tadına varamamışım gibi buruk bir his...Bir an, şu fotoların içine giriveresim geldi..Girsem de mıncırsam, sıkıştırsam, şu muhabbette beni yalancı çıkarışının hıncını hunharca öperek çıkarsam!!




istikbal göklerdedir!





Emmisiyle neşe içinde!





12 Nisan 2013 Cuma

Buketi kapmak isteyen kızlar, burayaaa!!

Bugün ofise evlilik işlemleri için genç bir çift geldi. ("Genç" yazmaya başladıysam yaşlanmış hissediyorum demektir!) Bir heyecan, bir heyecan, Aslında alacakları sadece bir evrak, daha nikaha çok var, nikahı kıyan da biz değiliz zati. Neyse, bunlardaki heyecan beni bir etkilemesin mi? Gözler ışıl ışıl, her sorumda özellikle kız havalara uçuyor, sesi civelek civelek, şakıyor. "Ah" dedim içimden, "dönmek istiyorum o günlere!!"

Şimdi çocuklar yattıktan sonra ayrı kanepelerde sosyal medyaya dalan halimiz yerine, sarmaş dolaş dvd izleyen "cicim" hallerimizi istiyorum geri :) Keramet nikahta derler, acaba bi nikah mı tazelesek bu yaz? Hem doyamamıştım gelinliğe, üzerinde dil çorbası lekeleri ile vermiştim kuru temizlemeye..Çorbacıda hala duvağımın bile takılı olduğunu söylesem? Rumeli işkembecisinde sarhoş bir gelin, duvağına kadar ful aksesuarlı! "Bari duvağı çıkar" diyen olduydu da sallamadıydım..Bu arada kuru temizlemeden çekmiş bir halde geldi gelinlik, çekmiş ve krapon kağıdı gibi olmuş. Zaten evlendiğim güne göre 8 kilo da fazlayım. Yani tazelersek diyorum nikahı, yeni gelinlik almak gerekecek! Puhahaha :)

Arda eskiden 18:30 civarı dönüyordu okuldan, garibim sona kalanlardandı. Artık 16:30 dedin mi evde. Fakat bu da daha fazla itişme, daha fazla gözyaşı olarak döndü bize. Bazı günler eve geldiğim 18:15 civarında, apartmana girdiğim anda uzaktan gelen ağlaşma yada bağırışmalar duyuyorum, "Hah!" diyorum, "bizim ev!". Yukarı çıktıkça (körolası asansörsüz apartman) her katta sesler daha bir yakınlaşıyor ve bizim 5. katta gayet kapı açıkmış gibi, canlı heyecanlı duyuyorsun haykırışları! Günlük ruh halime göre bazen koşarak olay mahalini sakinleştirmek geliyor içimden, bazen de gerisin geri topuklayıp gitmek.

Nikahı tazeliyoruz ya şimdi, aklıma şu da geldi; nikahtan sonra bir kaç gün annemlerden rica edeceğim iş dönüş saatlerinde alsınlar çocukları, hani balayı niyetine; ben de eve sakince girip, sakince üzerimi değiştireyim, sakince güzel bir müzik koyayim, sakince bir şişe şarap açıp bir kadeh alayım, sakince, şarabımı yudumlayarak yemek hazırlıklarına girişeyim. Menüde de salata, kanlı kanlı pişmiş dört parmağım kalınlığında et ve zengin bir peynir tabağı olsun mesela, bebeler dengeli beslensin diye kıymalı sebzeli, sulu tencere yemeği, bulgur pilavı, yoğurt filan değil tabii ki..Artık yemekten sonra da vur patlasın çal oynasın! :-)

Ay bizim cüceler de nedime olur sahi, şenliğe bak!? Konfeti sepetini bi o çekiştiriyo, bi bu, konfetiler havalarda, tam evet diyeceğiz Aylin'in tutanaklar tutuyor filan..Şamatanın bini bir para!!

Evet evet, ben çok tuttum bu fikri, tez Memo'ya bu konu açıla, organizasyon yapıla!!




Birinci yıl dönümü kutlamaları şenliğindeki pastamız!! (designed by Anıl Gürsoy)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...