27 Mart 2013 Çarşamba

7x8=?

Pazar günü bir arkadaşımın kızı bizdeydi. Mutfakta ben yemek hazırlarken Arda ile oynuyorlar, bir yandan da hep beraber sohbet ediyoruz. Derin ilkokul 3. sınıfa gidiyor. Arda'ya birşeyler öğretmekten, ablalık taslamaktan müthiş keyif alıyor. :)
Rakamlı buzdolabı mıknatısları ile oynamaya başladılar ve Derin hemen matematik konusundaki engin bilgilerini Arda ile paylaşmaya başladı. Önce, Arda’ya basit toplama soruları sordu, çoğunun cevaplarını da kendi vererek Arda’ya işin mantığını anlatmaya çalıştı, sonra hızını alamayıp çarpma işlemlerine doğru daldı. Arda; “Ne diyo bu yeeaa?” şeklinde bakınırken, Derin bana: “Haydi sor bana, 6 kere 6 kaç eder, sor!” dedi. Sordum. Derin cevabı patlattı:
6 kere 6, 36, dedemin bıyığı yolda kaldıııı!."
Vaay Derin” dedim, “biz de aynı tekerlemeyle ezberlemiştik, demek sistem hala aynı şekilde işliyor”. Bu sefer, Derin bana “Ne diyo bu yeeaa?” diye bakınırken, muhabbetten sıkılan Arda’nın çekiştirmesi ile lego oynamaya, odaya gittiler. Mutfakta bir başıma kalınca anılarım canlandı...Çarpım tablosunun önüme konduğu an geldi aklıma, sırada oturuşum, karton tablo, benim tabloya aval aval bakışım, resim gibi net hafızamda. Her sayı grubun zemini farklı pastel renkte.

1' ler ne kolay hihihi, 2' ler fena değil, 3' ler idare eder, parmak hesabına uygun, 4' ler kazıkmış yahu!, 5' lerin mantığı çok basit, hemen ezberliyorum...6' lar ile başlıyorum olaydan kopmaya, 7' lerde al basıyor resmen...

Hiç bir mantığa uyduramayıp zihnime kazıyamıyorum bu tabloyu...Çok fena sıkılıyorum ve boş veriyorum..Karşıma her çarpma işlemi geldiğinde el, ayak parmağı, allah ne verdiyse hepsini sayarak yapıyorum hesapları. Hala da bilmiyorum çarpmayı..
Sorun, sorun bana 7x8 kaç eder...bilmem??!  (56 imiş, hesap makinesi sağolsun!)

Okul yıllarım pek parlak değildi girizgahtan anlaşılacağı üzere. İlkokul yıllarımı hatırladığım zaman karnıma hala bir ağrı saplanıyor. Eylül ayı gelip çattığında, televizyonda dönen okul önlükleri reklamının cıngılını duyduğumda hissettiğim karın ağrısının aynısı. Orta-Lise yılları arkadaşlarımı sevdiğim ama yine de asla dönmek istemeyeceğim yıllar olarak kaldı beynimde. Üniversite ise üniversite dışında her bir şeye benzemesine rağmen çok güzel hatırladığım bir dönem. Ne olursa olsun azıcık da olsa adam yerine konduğun, bazı kararları almakta hasbel kader bir hürriyetinin olduğu, küme çalışmasından hallice de olsa bir araştırma, grup çalışması filan yapabildiğin bir müesseseydi ve ben bayağı da eğlenmiştim :)

Zaman zaman oturup düşünmüşümdür, "neden okulu sevemedim, neden hep vasat hatta vasatın altında, ikmallik bir öğrenci oldum, hep ittire kaktıra okudum acaba" diye. Belki kendimi yargılamam gerekir önce ama ben hep sistemi suçladım, hala daha suçlamaya devam ediyorum.

Havuz problemleri, Dandanakan savaşı, düşmanın kanını nasıl da akıtışımız, kışlar soğuk ve kar yağışlı, yazlar kurak ve sıcak, 1071, Kutluklular, meydan muharebeleri, antlaşmalar...son anda hatmettiğim kitaplar..konular..sınav ertesinde bir halt hatırlamadığım tarihler, ganimetler...

İşte bütün bunları, öğrenciliğimi, onca ezberden sonra kırıntısı kalmamış "bilgi"ler karmaşasını düşününce tekrardan MONED'i neden kurduğumuzu, neden alternatif bir sistem aradığımızı bir kez daha anımsadım...

Her bireyin farklı olduğuna inandığımız için, çocuklarımızı tornadan çıkmış, aynılaştırılmış bireyler yahut sınavdan sınava koşan yarış atları olarak değil, araştırmak isteyen, sorgulayan, ezberlemek yerine deneyimleyerek öğrenen bireyler olarak yetiştirebilelim diye, var olan sisteme alternatif yaratabilmek amacıyla, çocuklarımıza bir Montessori okulu verebilmek için kuruldu MONED.

İlkokulumuzu kurma çalışmalarımız devam ederken, neden bu sistemi benimsediğimizi anlatabilmek için, Montessori'nin çocuğa ve eğitime bakışını tanıtabilmek için bir seminer düzenledik. 7 Nisan Pazar günü saat 11:30 da, Tunalı Otel'de 6-12 yaş AMI (Association Montessori Internationale) diplomalı Montessori öğretmeni Melek Çilingir, alternatif eğitim modeli olarak Montessoriyi anlatacak.

Seminer afişinde, ilk göz ağrımız Durukan'ın resmi var. Montessorinin ayrılmaz parçası olan hands on materials mantığında, boncuklarla matematik çalışıyor. Şimdi düşünüyorum da, çarpım işlemi önüme dandik bir kağıt parçası olarak değil de rengarenk boncuklar olarak gelseydi acaba 7x8 i öğrenirken bu kadar zorlanır mıydım?

;)

Seminere katılım için lütfen afiş üzerindeki irtibat numarasını arayarak rezervasyon yaptırın, Görüşmek üzere!!


www.moned.org

MONED Facebook sayfası: http://www.facebook.com/#!/pages/MONED/604005066282208



27 Şubat 2013 Çarşamba

Ay, yazdım rahatladım vallahi!



Geçenlerde eve gelen bir arkadaşımız, buzdolabının üzerindeki fotoğraflara baktı ve "Aylin'in sadece bir fotoğrafı var?" dedi soran bir tavırla. Evet gerçekten de Arda'nın türlü fotoğrafının yanında Aylin kızın sadece 1 adet fotosu vardı..O da 3-4 aylıkken çekilmiş, aslında gayet Arda'nın bebekliği zannedilebilecek (evet üzerinde de Arda'nın eski tulumu var!) bir foto.

O gün o muhabbet üzerine kah kah kih kih ikinci çocukların düştüğü durumlar hakkında bol bol tespit yapıp güldük ama sonra kendi kendime "Yuh!" dedim, "bari otur da iki satır yaz".

Aylin'e hamileyken haftalarımı saymazdım, unuturdum, Banu'yla yogaya gidiyorduk, orda sorulunca hep Banu'nun cevabına 4 hafta ekler öyle cevap verirdim. Neden yazdım bunu? Aylin kız "şu kadarlık" oldu yazacak oldum, ay hesabını tutmadığımı farkettim, ordan şeyettirdim. Genelde "29 Mayısta 2 olacak" diye cevaplıyorum yaşı sorulduğunda. Arda'da 24 aya kadar ay hesabı tutmuş, sonrasında koyvermiştim. Bu sefer 18 den sonra koyverdim. Neyse şimdi barnak hesabı yaptım da; Şubatın 29 unda 21 aylık olacak bizim kız cüce ama bu ay da aksi gibi 28 çekiyor, 1 martta diyelim o zaman :)

21 aylık bir özet yapalım o halde..Gelişim notları kayıt altına alınsın..Hatırladığım kadarıyla:

2 ay 10 günlükken yüzüstünden sırtüstüne döndü. Bence bayağı bir erken oldu bu iş. Şaşırdığımı ve not ettiğimi hatırlıyorum. Yazlık evdeydik, uyurken yüzüstü bırakmıştım üst katta bir yatağa, 2 saat geçipte uyanmayınca şuna bir bakayım diye yukarı çıktığımda kendisini tavanı seyrederken bulmuştum. Sonrası geldi ve öyle yataklarda başı boş bırakamaz olduk.

6,5 aylık emekledi. Şimdi yazınca bu da erken geldi ama valla öyle. 7 aylık olduğu Aralık ayı sonundan fotoğraflar var elimde delil, emekleyerek yılbaşı ağacına gidip topları çekiştiriyordu. Gayet rahat desteksiz oturuyordu (bkz. son foto) Arda'nın arabalarının tekerlerini döndürmeye çalışıyordu.

11 aylık yürüdü. Ne bir video var elimde ne de belleğimde o an. Ilk Muya şahit olmuş olabilir, valla şimdi de kastım ama hiç yok ilk adımlar bende. Arda'nın ilk yürüyüşü çok net hafızamda, 15 ay beklediğimiz için mi acaba? :P

8. ay kesinkes memeyi bıraktı. 6. ayda "Yaa, bu ne yeaa?!" kıvamında burun kıvırmaya başladığı memeyi zorla, hasbel kader 8. aya kadar götürmeyi başardım. Son ay sadece uyumadan 2 fırt kıvamında geçti ve sonunda "Ehhh, yeter be kadın, zorla tıkıştırma şunu ağzıma!" dedi ve net bir şekilde bitirdi bu faslı. Hamileyken "Ay bu sefer 22 ay emziremem vallahi!" diye vit vit ötüyordum, duydu herhalde. Fakat bu sefer süt çok daha bol, kafa daha rahattı, ne yalan söyleyeyim bozuldum azcık. Bari 1 yılı görseydik dedim ama neyse bir yandan da Arda gibi emerek uyumaya alışmamasını bir kar gördüm hep.

7. ayda antibiyotik ile tanıştı. Geçen sene kış korkunç geçti. Sürekli hasta oldu. Doktorumuz: "Evde kreşe giden bir abi/abla oldu mu, bebeği de okula gidiyor sayın" dedi. Arda ilk antibiyotiğini 2,5 yaşta kullanmıştı, Aylin'e 7. ayda kısmet oldu. Yaşını da hastalıkla karşıladı, doğum gününü 39 ateşle geçirdi. Haliyle parti, pasta, cici kıyafet ve neşeli fotolar yok o güne dair.

Battaniye. Security blanket, Linus, comfort object, ne dersen de..işte o hayatımızın bir parçası olan battaniye. (bkz ilk foto) 7-8 ay arası kendi seçti, bize bu bağlanışı seyretmek düştü. Biz nereye o oraya..Uyku, öfke, üzüntü..her derde deva. Top topları okşanarak, minik rulolar yapılıp işaret parmağı içine sokularak sakinleşilir, transa geçilir. Sanırım uzun yıllar bizimle beraber olacak, 3. yedeği almalı tez zamanda..

Yemek-katı gıda. Katı gıdaya geçiş bir fecaatti. Belki bir gün yazarım, şimdi ise ehh diyeyim ve keseyim, beslenme konusu uzun ve hiç de eğlenceli değil..en azından bizim maceralar öyle değil..

Uyku. Tahtaya vuralım, detaya girmeyelim ;)

Konuşma. "Anne, baba, arda, aydede, aç, öp, büyüü, çüçüü, meme, mama"...gerisi dıgıl dıgıl!!

İşte böyleee..çok klasik bir yedi, içti, sıçtı, hanimiş de benim minnoşum temalı bir post oldu ama ne yapalım artık, vijdan rahatladı, üzerimden bir yük kalktı..

Asıl ilginç lakırdılar, Aylin'in şahlanarak tırmanışa geçen asabiyeti, kafasına vurulup elinden oyuncağı alınan gariban bebeden, tekme tokat, abisinin ve diğer bilumum bebenin elinden ekmeeni, oyuncağını ve dahi emziğini kapan cadoloza dönüşme hikayesi pek yakında bu blogda.





22 Ocak 2013 Salı

Alo itfaiyeden domestik ana imajına..Arda ile hoş beş

Bu ara sıklıkla çocuklarla yanlızım..Memo iş seyahatlerinde..Tek çocukluyken biraz tırsardım yanlız kalmaya, şimdi kendimi on kaplan gücünde hissediyorum...Bir de bu durumdan keyif alıyorum..Olaya tek başıma hakim olmaktan, tek ses-tek otorite olmaktan, cüceler uyuduktan sonra tek başıma keyif çatmaktan...
Tabii şimdi böyle yazınca içime kaçan annane hemen kıpırdandı; "Allah eksikliğini göstermesin de, kör olmayasıca!" 
Ben de "Ya tabi canımm, ama arada bir hani iş olsun, sağlık olsun da fena olmuyor yaauuu!" diye günah çıkarttım hemencecik! :)

Ha bu arada bu yazdıklarım da her şey çiçek gibi gidiyor anlamına gelmesin, daha yeni kafamda "Yapamıyorum ulan, niye herkesin bebeleri gül gibi oynayıp geçiniyor da bizimkiler sürekli itişme, haykırışmaca ve gözyaşı halindeler?" temalı postlar uçuşuyordu..Yakındır, yakın!

Neyse, bu akşam sofradayız, Arda lokum gibi, sofraya oturmadan hafif bir hırlaştıysak da (yemekte karnıbahar vardı zira) çabuk toparladık. Normalde okulu hiç anlatmaz, şakıdı resmen, ben mest; sordukça soruyorum. Okulda bu ara tehlike anında neler yapılır gibi konular işliyorlar. Başladı anlatmaya:

"Yangın çıkarsa hemen itfaiyeyi aramak lazım, ama panik olmadan, sakince. Panik olursak ayaklarimiz dolanabilir, düşebiliriz, hem okşicen aşşağıda olduğu için yürümemeliyiz, sürünsek daha iyi olur..."
Ben: "Peki telefona ulaştın, hangi numarayı arayacaksın?"
Arda: "Tam hatırlamıyorum, 1-1-0 olabilir mi?"
(Gerçekten bilmiyordum, embesil gibi ee sanırım gibi bişeyler dedim..Sonra merak ettim, araştırdım..Evet doğruymuş, Hz. Gugıl doğruladı!)

Sonra ambulans çağırmaya geldi konu:
- "Peki numarayı çevirdin, karşıdan Alo dediler, ne diyeceksin?"
- "Aloo? Merhabaaa! (Gayet melodik bir ton) Ben hastayım da, karnım ağrıyor olabilir, sanırım azcık da öksrüyorum, öhhööö! Onun için bir ambulans yollayabilir misiniz lüsen? Yok, hatta iki tane yollayın, her yerim hasta!"
- "Adres sorarsa ne diyeceksin?"
- "Çiftlikteyim ben, tavuklar, horozlar var..Gelin siz de seversiniz!"
:-)

Sonra laf döndü dolaştı, konu "Niye Aylin yavaş büyüyor? Ben de mi bu kadar yavaş büyüdüm, ben de onun kadarken evde mi kalıyordum? Neden şimdi de evde kalamıyorum, Neden her gün okul var?" cephesine geldi. Ben de en empatik şekillerde girizgah yapıp, hergün evde aynı oyuncaklarla sıkılacağına gelmiştim ki diyalog şu şekil gelişti:

"Aylin'in oyuncakları sıkıcı dimi anne?"
"Ona göre değil Arda'cım, sen de onun kadarken oynuyordun ve çok seviyordun o oyuncakları, insanın zevki her yaşta değişir....bla bla...mesela ben şimdi oturup kendi kendime oyuncak oynamıyorum değil mi? Sizinle vakit geçirirken oynuyorum.."
"Sen ne yaparsın peki kendi kendine?
"Kitap okuruuuum, mesela.."
"Mesela bulaşık yıkarsın, tezgah silersin, salonu toplarsııınnn..."
:-(

Bunun üzerine işe koştum kendisini...


Not:
1- Aylin'i yatırdıktan sonra bazı konuları tekrar gözden geçirdik..Ne olur ne olmaz..
Vücudumuzun her yeri ağrıyor diye iki ambulans istersek dalga geçiyoruz zannedebilirler gibi...Bir de tatbikat yaptık, telefonla beni aradı ve yardım çağırdı, sırasıyla ambulans, itfaiye ve polis oldum.. Evin adresini de kısmen biliyordu, tamamen ezberledi..Ara ara hatırlatmak lazım.
2- Umarım ilerde hayal ettiği gibi bir çiftliği olur ;)




31 Aralık 2012 Pazartesi

ve şarap ve prosecco ve rokfor ve emzik...

Şarkıda dediği gibi..gerçekten senenin en güzel zamanı..
Hiç bir zaman da evde misafir ağırlamaktan "bu kadar" keyif almıyorum..
Işıl ışıl ağacım varken evde, yenilsin içilsin, cüceler çığlık çığlığa koştursun, ev darmadağın olsun..
Ertesi gün belim kopsun yemek listesi halıları temizlerken, ne gam!















Bir de...
"Çocukluk arkadaşı" ne sıcak bir tamlamadır, değil mi?


12 Aralık 2012 Çarşamba

Gecenin körü

Bir ara, hatırlıyorum, günlük hayatta debelenirken kafamda sürekli hayali postlar yazardım, uygun zaman gelince de bloga şutlardım..Şimdilerde aklımda hiç hayali postlar uçuşmuyor..Sanırım buna heves eksikliği denebilir..Arada bir Aylin'i anlatsam diyorum, büyümesine, gelişimine dair bir tek yazı yok. Anlatacak o kadar çok şey var ki aslında..Ama artık "şunu yaptı, bunu etti" yazmalarını da sevmiyorum...

Şu an salon sepsessiz, normalde 2 lerden önce yatmayan koca hastalığı dolayısı ile 11de, cüceler de yaş sırasına göre 9 ve 9 buçukta yataklarına postalandılar..Banyo yapmıştım, gevşek gevşek, üzerimde gecelik ve sabahlık kanepeye yayıldım. Bu sene erken davranıp 28 Kasımda kurduğumuz ağacımızın ışıkları yanıp sönüyor. Ev bebelenince ortadan kaldırdığım mumlarımı yaktım, kimi kokulu kimi kokusuz..Bir şişe bira açtım, bi avuç da fıstık..Canım fena sigara da istiyor ama banyoluyum, terasa çıkarsam beynim donar diye korktum. Yaşlandıkça insan daha çabuk hastalanıyor, hastalanmaktan korkar oluyor..Bir çıtkırıldımlık geliyor ki insanın üstüne, pek fena, pek sıkıcı! Zaten gözükaralık, aptal cesareti, vurdumduymazlık ve adamsendecilik azalıyor ya işte bil ki yaşlandın..Bir ihtiyat, bir ihtiyat şimdilerde...

İçerden ara ara öksürük sesi geliyor..kulak kesiliyorum hangisi diye. İçerde uyuyan 3 eleman da hasta..Çocuksuz hayatımda ne kadar çok severdim kışı, kılım kendisine artık. Cüceler evlenip barklanana kadar hep yaz olsun sonra yine kışlar olabilir, eve kedi de dolduracağım o zaman zaten, dizime battaniyemi örter, kedilerimi kucaklar şömine başında şarap içer istediğim kadar kafa bulabilirim , nasıl olsa 7 de kalkıp kahvaltı hazırlayacak, eyleyecek talepkar kişiler olmayacak o zaman..Torunlarım olursa ara sıra sevmeye giderim, oh ne güzel!

Daha mutfağı toplamam lazım..Saat 01:20 olmuş. Mutfağı bitirip yarın akşam giyeceklerimi hazırlamam lazım. Yarın bizim iş yerinden birinin evine davetliyiz, noel partisine..Kıyafetleri hazırlayacağım ki kocanın ofisine yada kayınvalideye bırakayım, işten çıkınca bir fön çektirip eve uğramadan giyinip gidebileyim. Eve uğrarsam arbede çıkar. Aylin bana yapışır, giyinemem, giyinsem de çıkamam, kriz üstü kriz..Bu yaş çocuğu olanlar genelde yaşıyor değil mi bunu? Geçenlerde birisi "Ne olacak canım, git evine giyin çık!" buyurdu. "Ama Aylin bunu anlayacak yaşta değil, gitmem lazım diye sakince anlatamam, çok ağlıyor, görünmeden daha kolay" dediğimde "Ne var canım, alışsın, 2 ağlar sonra alışır" buyurdu yine..Bekara karı boşamak kolay diye düşündüğümü hatırlıyorum, demekki çocuksuz biriydi..Belki de ben abartıyorumdur..her çocuklu böyle evden çıkış sorunu yaşamıyordur..kim bilir?

Salonun oyun parkı gibi olmasından son derece hoşnutsuzum. Bir dergide okumuştum sanırım Demet Şener'di..Çook büyük oyun odaları yapmışlar, salona tek bir oyuncak bile inmiyormuş. Nasıl oluyor acaba, akşamları salonda hep beraber oturmuyorlar mı? Acaba çocuklar yatana kadar oyun odasında mı takılıyorlar? Oyuncaksız çocuklu ev salonu nasıl olur aklım almıyor...Ama ben de istiyorum dekorasyon dergisinden fırlamış gibi salon..Çocuklar evlenip barklanınca diyeceğim...ama o zamanda kediler içine edecekler!!

Yarın ne giysem derdi de gece 2 de hiç çekilmiyor...Ses yapmadan, kimseyi uyandırmadan dolap karışrırmak hiç de zevkli değil..
Bira da bitti..
Arda öksürüyor...Kılım kışa da..kreşe de..virüse de..bakteriye de..
Mutfağı da daha fazla bekletmeyeyim..
Gidip bi sigara tüttüreyim, işe koyulayım..Kafama bere giysem, hasta olur muyum??



Eskiden kış akşamları evin her yerine mum yakardım..Yanmasalar bile her biri yerinde dururdu dekorasyon niyetine..Atık sadece bir kaç tane var tedavülde..Onlarda yuksek yerlerde ve yılda bir-iki yanıyorlar belki..

an itibarı ile ahalinin tükettiği ilaçlar..

Bunlar az bile..Bazen bunun 8 katı oyuncak oluyor salonda..


15 Kasım 2012 Perşembe

Yüzme aşkına!

Haftasonu Atatürk'ün anısı için yüzdük biz!

Ama önce reklam alalım ve Uzunçorap.com sitesinde bu sabah itibarı ile yayınlanan ve konuyla da pek alakalı olan yazımın linkini verelim!! Buraya tıklıyoruz efenim! ;)

Konuya dönelim; 10-11 Kasım haftasonunda Mustafa Kemal Atatürk anısına bu yıl 6. sı düzenlenen Masterlar Yüzme Şampiyonasında kulaç attık.

İstanbul'dan, İzmir'den, Adana'dan hatta Rusya'dan bile sporcuların katıldığı çok büyük bir organizasyondu.
Bizim havuzumuzda yapıldı yarışlar, Ankara Üniversitesi Olimpik Yüzme Havuzunda...bizim güzel, temiz, profesyonel havuzumuzda...pek güzel ağırladık misafirlerimizi bence.

Her yarış öncesi karnımda uçuşan kelebeklere, mide bulantısı ve ishale kadar varabilen heyecana isyan edip "Ulan bu yaşımızda ne zorumuz var bizim? Nerden bulaştık bu işe!?" diye dırdırlansak da, "Bu son yarış abicim, bir daha çıkmam ben depara!" diye rest çeksek de, sanırım bağımlıyız biz..Küçüklükten beynimiz mi yıkandı nedir; yüzmeden, vücutta adrenalin pompalanmadan yapamıyoruz!!

Ve ben bu fotoğrafa baktıkça gururdan, sevinçten, heyecandan hala gözlerim doluyor! :)

4x50 Karışık Karma (Kadın-Erkek) bayrak yarışı seramonisi

Bu vesileyle, yıllar sonra her türlü gazı vererek beni ve diğer arkadaşları pisinlere "Master Yüzücü" olarak geri döndüren, kulübümüzü çekip çeviren, yarış öncesi hazırlıklarda canla başla çalışıp rekor sürelerde t-shirt-şortlarımızı hazırlatan, kişi ve kuruluşların ağzından girip burnundan çıkarak lisanslarımızı çıkartan takımımızın gülü, çocukluk arkadaşım, eski ve yeni takımdaşım Esra'ya kocamaaan bir teşekkür burdan! ;)

Master yüzme ne demek diye merak ediyorsanız da bu linkten kısa ve öz bilgilere ulaşabilirsiniz. Ancak ilk paragrafı kopyalamak istiyorum zira çok tatlı ifade edilmiş!!

Masterlar, Türkçe bir ifadeyle Ustalar…


Yüzme ile tanışmalarından bu yana kulvarların tozunu atan, klor kokusunda hayat bulan, sudan ayrı kaldıklarında karaya vurmuş bir balık gibi çaresiz kalan, tüm yaşamlarını yüzme üzerine kuran, sporu yaşam biçimi olarak algılayan, yüzme ile doyan, yüzme ile yatıp kalkan emektarlar, ustalar.

21 Ekim 2012 Pazar

Suçluyu buldum galiba!!

Bir kez yazmıştım beceriksizliğimi...elimin pek bişeye yatkın ol-a-mamasını..
Hiç anama çekmemişim demiştim...

Eli iğne iplik tutmayan ananın oğlu ne yapmış, bakın!


Ben bu iş çantadan çıkınca sevinçten deliye döndüm, bebesi büyük bir icat yapmış ana kadar gururlandım valla! Çantadan not çıktı, her gün bir harfi yapmış, ah kim bilir nasıl da dudakları büzüp sarkıtıp, konsantre olarak işlemiştir o harfleri, bi dahakine tembihleyeyim, o halde bi fotosunu çeksinler! :)

Bi de düğme var...




Turşuya gelince bu 2. turşumuz. Geçen seneki daha çok maydonozlardan oluştuğu için çok anlayamamıştık tadını ama bu seferki bol lahanalı, acurlu, kelekli..Hafta içi pişecek kuru-pilav ile acayip bi meşk yaşayacaklar, bize de barnaklarımızı yalamak kalacak, eminim..




Acaba biz yuvadayken böyle çalışmalar yapıyormuyduk?
Pek hatırlamıyorum ama bugün akşama annemlerdeyiz, bir sorup deşeceğim bu mevzuyu..
Hayır, belki de bu marifetsizliğimin sorumlusu elimize bi iğne-iplik, iki turşuluk malzeme tutuşturmayan yuvadır, kim bilir?

:P
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...